Pazartesi, Ağustos 31

İSMEK KURSLARI



Bunu yazdığım tarih içinde fazla görecek arkadaş olmasa da ,her ne zaman görürseniz işe yarayacaktır.Bilmeyenlere anlatmış ,unutmuş olanlara hatırlatmış olayım.Bu kurslar ele geçmez arkadaşlar.Bedava yahu bedava.Ben bir kaç sene evvel duyduğumda nakış-dikişten başka bir şey yoktur eminim ve basit bir kaç dersten oluşuyordur diye düşünmüş ve hata etmiştim.Oysa o kadar çok branş var ki - resim,diksiyon,ingilizce,gitar,solfej,bilgisayar,giyim,fotoğrafçılık...- seçemiyorsunuz.Ayrıca sertifika veriyorlar.Çizimi,resimi çok severim ama o daldan sertifika alacağımı hiç düşünmezdim.Tabi şimdilerde daha çok kariyere faydası dokunacak alanlara bakıyorum.Herneyse kendimi geçelim de kaybedeceğiniz hiç bir şey yok.Ortalık bir sürü bize gelin sudan ucuz bilmem ne kursu, diye bangır bangır bağırıp sonra da insanı hem parasız, hem de boş bırakan kurs tellallarıyla dolup taşmaktayken burası resmen sütten çıkmış ariel beyazlığında bir yer.Bırakalım şimdi belediyeyi protestoyu falan da gerçeklere gelelim ve yararlanalım bu hizmetten efenim.Tabi bazı kurslarda da çok ileri seviyeye atlatıcak mucizeler beklemeyelim,örneğin İngilizcede -Hiç bilmiyorsanız işe yarayacağı muhakkak tabi - ama mutlaka bir şeyler kapacağınız alanlar var. Kurs bitince Topbaş'tan zarf içinde gelen mektupta küçük çaplı bir koltuk kabarmasına yol açıyor ayrı mesele.

Ayrıca kimlik fotokobisi dışında gereken bir şey yok arkadaşlar ,tabi bir çift de ayak, sizi üşengeçlikten sıyırıp en yakın kursa götürebilecek...İsmek'in sitesini inceleyin ve en uygun kursu bulun arkadaşlar,rastgele...

Not:İlk kayıt sırasında tek bir branşa kayıt oluyorsunuz ama Ekim gibi kurslar başlayıp kimi insanlar dökülmeye ve aksatmaya başlayınca diğer kurslara da kaydolabiliyorsunuz ,tabi fazla abartmamak lazım canım...
Sitemle karışık övgümsü:Bu tür hizmetlerin gayet faydalı olduğu kesin .Yani hem hobi hem de meslek edindirme kurslarını halka açık ve ücretsiz yapmak güzel iş .Ah bir de istihdam meselesine el atılabilse de insanlar açıkta kalmadan ,kendi çapında mutlu mesut yaşabilse değil mi?

MY SASSY GIRL- Benim Hırçın Sevgilim- Arşivimden:10



Baştan söyleyeyim bu bir çok izleyicinin sandığı amerikan yapımı bir film değil.Bizim sempatik kuşağın yani Güney Korelilerin filmi.Filmin aslı onlara ait ama uyanık Amerikalılar filmi beğenince kendi versiyonlarını çekmiş her ne kadar tiraj elde etseler de diğeri kadar başarılı olmadığından eminim.Yaw filmin oyuncuları zaten şeker- sempatik insanlar , hikayeye de oturmuşlar eee sen niye adamların hikayesini alıp, filmiyle caka satıyorsun.-Bazen Amerikalılardan nefret ediyorum bazen de üretebildiklerinden ötürü edemiyorum - Kızdım tabi ki canım aaa herşeyi endüstrileştirecekler illa. Neyse neyse filme geçelim.
Film bir hikayeden uyarlanmış ve tam 136 dakika .Evet yanlış duymadınız.2 perde şeklinde diyebilirim.İlk kısmından azıcık uyuz olabiliyorsunuz yani pek bir atraksyon ya da romantizm ögesi diye ama 2. kısmı çok eğlencelive masum.Daha önce benzer bir film izlemedim bile diyebilirim.Tabi öpüşme sahnesi olmadan çekilen bir romantik komedi olmasıyla - Hollywood yapımlarının hangisinde rastlanmıştır acaba buna,adamlar en olmadık yerlere bile bazı sahneleri yerleştirmekle bir halt yaptık sanıyor- da kalbimi tam ortasından fethetti.



Finali de mükemmel -azıcık Türk filmi vari ama orjinal- olmuş.İyiki izlemişim dediğim filmlerden.Farkettim de konusunu hiç anlatmamışım ,izlenimlerimi anlatmaktan fırsat bulamadığıma göre iyi bir film olduğunu tahmin edersiniz.Sevgiliniz varsa alın ,izleyin ve birlikte gülün, sen bana bunu yapar mıydın ya da benim için ne yaptın falan diyin hatta...Yoksa da üzülmeyin aman olsaydı da yanımda vs vs..diye isteri oluşturan bir film değil zaten...Böyle vıcık vıcık, uyuz bir film de değil...Amma uzattım değil mi? Her kesim izleyebilir işte onu demek istiyorum...



Not:Filmdeki hatun çok şeker yahu ,erkek olsaydım P.Anderson gibi sapıkfanları olan kadınlara değil de, bu kız gibi doğal güzelliklere bakacağım kesindi...

Perşembe, Ağustos 27

HOUSE - TV Dizisi-Dizilerim:2




Bu diziden bahsetmemek çok çok ayıp olurdu özellikle de Dr. House'a... Bundan bir yıl kadar önce cnbce'de yayınlanmış dizileri karıştırırken - dizileri düzenli olarak eş zamanlı izlemem mümkün değil ,Tv sayısı ne kadar olursa olsun ,herkes kendi izlemek istediğini direticek ,ayrıca ben evde yaşı en küçük ve kumanda efendisi olma konusunda en az yetkili kişiyim,herneyse alıştım - , House'a rastladık -kimle mi abimle tabi ki onun varlığına duacıyım yoksa müzik zevkim arabeskle örülmüş, filmlerimse Yerli Türk sinemasının en tırmalayıcı ürünleriyle sınırlanmış olurdu,tamam bu kadar feci olmasa da iyi olmazdı,böylece diğer aile bireylerini fazla mı eleştirmiş oldum yok canım affederler beni eminim, çünkü aile böyle birşeydir sen onları eleştirirsin ,beğenmezsin onlar da seni affeder vs. çok mu konuştum ok sustum - . Sıradan bir doktorluk dizisi olduğundan emindim.İlk bölümü izledikten sonra böyle bir diziyi nasıl 2 sezon yayınlarlar demiştim.Sanırım bir sürü çığlığı duymuş olacaklar belli bir aradan sonra devam ettiler çekmeye.
Konusuna gelirsek,Gregory House özel bir hastanede ,Tanı koyma departmanında -bunu vikipedia'dan gördüm ,ilk defa duyuyorum çünkü-çalışan bir doktordur ama pek de sıradan biri sayılmaz.Kurduğu ekbiyle birlikte teşhisi en zor hastalıkları bulur ve tedavi eder .Baktığımızda özeti bu kadar kısa ama izlerken sıkıldığımı hiç hatırlamıyorum.Bizim doktorlar dizisi sakın aklınıza gelmesin hatta onu unutun -o da grey's anatomy'den bir hayli esinlenilmiş bir dizi zaten,esinlenmek eksik kalır ama neyse- .Doktor Gregory House başlı başına olay zaten.Aksak ayağıyla dolanıp öfke saçan,inanılmaz sivri dili olan ,duygu özürlü ve insanlarla başı dertte olan birine ne zaman sempati duyarsınız?Bu dizide.Gerçekten inanılmaz zekasıyla hayran bırakıyor -bir de bir kaç bölümde bir değişen Nike ayakkabıları beni öldürüyor ,reklam diye buna derim ,hey bu adam bölüm başına 50 bin dolar alıyor zaten Nike'tan kime ne !- ve onda duygu kırıntıları aramak da ekibiyle olan didişmesini izlemek de çok zevkli .Dizi sadece onun etrafında dönmüyor elbette sürekli ondan bahsetsem de .Diğer elemanların da hikayeleri var .İzlemeden anlamanız zor ,lütfen izleyin o yüzden ama en başından itibaren -bulun bir yerden canım-.



Bu arada az önce sırf vakit öldürdüğüm fimlerden birinde - High Fidelity ,pek beğenmedim ne biliyim bir kaç iyi yeri olsa da övdükleri gibi değil - bahsedildi diye Massive Attack şarkılarını dinledim,tam sıkılmışken neye denk geldim House'ın başlangıcında çalan parçaya tabi.Meğer Massive Attack yapmış parçayı -Teardrop-. Kendimi muşmula ağacında elma bulmuş gibi hissettim- ben buldum ben bulduum- Size göre önemsiz gelebilir tabi susayım mı tamam yine sustum.

Çarşamba, Ağustos 26

İŞARET - MARKED- gece evi serisi - Kitaplarım:4



Sert başlamayacağıma söz verdim ama tutamayacağım kendimi, bu kadar olmaz ki! Okuyucuyu gerizekalı falan mı sanıyorsunuz yahu.Herşeyiyle basit bu kitap. Dili,konusu,kurgusu...Gece evi serisi diye bir şey duyunca 'vuu yoksa dadanabileceğim kitaplar bir arada mı? ' demiştim.Fantastik diyince akan sular durduğu için hemen gidip aldım.Birincisi kitabın puntosu o kadar büyük ki ve boşluklar bilmem neler de hat safhada ki süzseniz 150 sayfa etmez.İkincisi daha ilk sayfalardan uslübu itiyor - fazla basit -.Satır aralarına koyduğu dipnotlarsa bu kadar gereksiz olur.Mesela kızın yediği mısır gevreklerinin markasını ya da bir alışveriş dergisinin adını gerçekten çok merak ediyorduk ,sağolsun. Aslında değerlendirmeye almamam gerekirdi bu kitabı ama almayanlara küpe olsun diye yazıyorum.
Konusu Harry Potter'ın çakması diyebiliriz.Sadece bu sefer ki şimşek şekli gibi işaretlenmiş ,büyücülük okuluna giden bir çocuk değil,hilal şekliyle işaretlenmiş vampir okuluna giden bir kız...Okurken kendimi 15 yaşını aşamamış, ergenliğiyle başı dertte, sivilceli bir kız gibi hissettim .Tamam hitap ettiği kesim o yaşlardır belki ve ben bunu almadan önce farketmemiş olabilirim ama bu kitabın kalitesinin tartışılmasında onu öne geçirmez.
Bir de önsözde annemle yazdık yok bana fikirler verdi dememiş mi - sanki mucize yaratmış gibi-, testereyi alıp doğrayacaktım orada ikisini de.Oh,rahatladım sanırım bu kitapla kaybettiğim vakteydi isyanım.Beğenenlerden özür diliyorum benim gibi düşünenlereyse teşekkürlerimi sunuyorum...

Not:Bu kadar bayağı bir dil kullandığım için üzgünüm , kitaplara saygım vardır fakat kitap gibi olmayanlara değil...

12 ROUNDS - 12 Tuzak-Arşivimden:11



Pazar günü abimle fellik fellik ne yapsak da vakit geçse diye film arıyorduk.İftara 2 saatten fazla vardı ve direnicek gücümüz kalmamıştı -abartıyorum -.Bu filmi bulduk sonra ve sonrasını hatırlamıyorum.Çünkü akıp gidiyor.Yorumlayanlar doğruymuş , filmde sakin sahne yok çünkü.Hımm peki nasıl bir şey ki derseniz 'Zor Ölüm'ü ' hatırlayın ve başka bir versiyonunu düşünün derim.Zaten yapımcılarından bazıları da aynı.''Bunu nasıl düşündü?'' ''vay bee zekaya bak'' gibi cümleler kullanmıyorsunuz çünkü benzer filmlerde bu kelime stoklarını zaten kullanmıştınız.


Konusundan bahsedeyim ,başrol polisimiz bir dolandırıcının peşinden giderken sevgilisinin ölümüne sebep olur ve psikopat, zeki suçlumuz hapisten kaçar .Tabi öç almak içinde 12 bölümlük bir oyun oynamak ister,adamımız da uyar ve tek tek tuzakları tek tek geçmeye çalışır...
Sonuçta iyi bir film, izlenir .
Söylemeden edemeyeceğim ,filmin başrolünü gördüğümde - ilk defa gördüm sanırım- Matt Damon ve Heath Ledger karışımı bir kırmaya benziyor - bu yüzden ödül alacağımı sanmam- demiştim.

GHOST OF GIRLFRIENDS PAST - Hayalet Sevgililerim-Arşivimden: 10




İşte eşinizle ya da erkek arkadaşınızla izleyebiliceğiniz ve filmin son 10 dakikasında 'bak gördün mü senin de sonun böyle olur al sana al sana 'diye pat pat yapıştırabilceğiniz zevkli bir film...Erkeklerin kadınlara olan zaafının ,tersi durumun varlığından kat be kat fazla olduğunu hepimiz biliriz -hepimiz biliriz ama durumu ancak kadınlar kabullenir-. Fakat bu zaafın fazla ileri gittiği durumda neler olabileceğini ancak bunu yaşayan birinden öğrenebiliriz: Connor Mead...Kendisi süper şeffaf fotoğraflar çeken,fotomodelleriyle bir hayli yakın bir ilişkide olan bir yakışıklıdır - bu tartışılır - .Tabi kullanılmamış olanlarla çünkü bir kadının yüzünü nadiren iki kez görür.İşte böyle uyuz bir şekilde hayatını sürdüren Connor için yol tıkanır.Çocukluğundan beri tanıdığı ve aşık olduğu zamanla kalbine gömüp havasız bıraktığı Jenny ise ayrı bir problemdir.Amcasının -Michael Dougles- hayaleti bir anda ortaya çıkar ve onu yapacağı zaman yolculuğu için hazırlar.Bu sırada eski sevgililerinden biri de ona hayalet olarak eşlik eder.Connor geçmişinde yaptığı tüm saçmalıklara yakından bakınca ve kendi hayatının bodoslama duvara daldığını farkedince işleri düzeltmek için çabalar.



Biraz tırmalar ama sonunda kendini düzeltir ve bununla birlikte olaylar da lehine döner...Finale yakın kardeşinin düğününde söylediği cümleyse süperdi:
'Amcam her zaman ilişkide umursamayan taraf güçlüdür derdi,haklıydı...Ama güç mutluluk değildir...' İşte bu ya işte bu yani bu insanların farketmesi gereken bir nokta .
Konu olarak vs zevkli olduğu için vakit geçirmek için iyi bir film.Harika,bayıldım vs diye abartılamaz tabi ama hoştu ,izlenebilir.

Salı, Ağustos 25

FINAL FANTASY VII -Advent Children-Arşivimden:9




Şimdi bahsedeceğim film - animasyon diyeceğim ama haksızlık olacak- manyak bir olay . Bundan birkaç yıl önce Rise of Nations gibi oyunların başlangıçlarına hayran kalırdım ve abime 'neden oyun yanında bu kadar dandirik kalıyor ki onlar da böyle gerçekçi çizimler olsa ya' derdim , o da ' bunu yapmak öyle kolay değil 'demişti.Bu film işte tam olarak bunu başarmış.Çizimler ve grafikler için sadece muhteşem kelimesini kullanabilirim.Zaten ayrıntıları inceleyip ,hata aramaktan filmin konusuna zor dahil oldum.Bu film aslen erkek cemiyetinin yüzde 99 bildiği üzere bir bilgisayar oyunundan türemiş ki ben hiç oynamadım.





Karakterler de gayet iyi...Her sıradan insan gibi Cloud S. karakterine hayran oldum.Hep öyledir zaten, iyi niyetli,güçlü,karizmatik,duygularını içinde yaşayan vs tipler filmde spot ışığına maruz kalırlar ve izleyicinin kalbini kazanırlar . Çizim bile olsa .
Ayrıca göz hareketlerini de mükemmelleştirseler- bir insanın insan olduğunu ele veren en önemli unsurlardan biri olduğundan ve animasyonlarda göz hareketleri biraz donuk ve yavaş kaldığından- artık Oscarları çizim karakterler alacak sanırım.Daha fazla gevezeliğe gerek yok , izlenmesini kaba kuvvetle tavsiye ediyorum ...

Not:Karakterleri ve daha fazlasını merak ediyorsanız: www.square-enix-usa.com adresini ziyaret edebilirsiniz..

Pazar, Ağustos 23

not not not çokonat

Evet bugün hiçbir konu hakkında yazmak gelmedi içimden... O zaman neden yazıyorsun diyorsunuz kesin ,maksat muhabbet olsun ,yani cidden şu an etrafım da, kafam da o kadar sessiz ki kaldıramadım , en azından yazarken kafamın içindeki sesleri duyarım ve içinde ne varsa boşaltırım diye düşündüm...İşin garibi bugünü kahve bile kurtaramadı ,yani ne ayılttı ne de zevk verdi -geçici bir sendrom kahvem alınmasın-...

Cumartesi, Ağustos 22

THE BUCKET LIST - Arşivimden:8





Nasıl başlasam bilemiyorum bu filmden bahsetmeye...Konusunu okuyunca az çok kestirmiştim neyle karşılaşacağımı ama neler hissettireceğini kestiremiyor insan.Her anın ölüme yaklaştığı bu film ne yapmış etmiş o kasvetli hüzünlü olması gereken anları, o hafif şekerli gülümseten anlara çevirmeyi başarmış.
İki adam - Jack Nicholson ve Morgan Freeman- ikisi de ölüme ne kadar yakın olduğunun farkında.Filme ismini veren 'bucket list' ise onların kalan birkaç aylarını anlamlı hale getirmek için oluşturulmuş çılgın bir liste...
Film etkileyici elbette ama beni daha çok sevindiren Morgan Freeman oldu.Gerçek kişiliği nasıl bilmiyorum ama bu adam için özel olarak seçiliyor sanki karakterler.Kendinden emin,bilge,inançlı...Freeman bir filmdeyse mutlaka ama mutlaka birşeyler öğreniyorsunuz adamın varlığı yetiyor.Bu arada onun filmlerini Türkçe dublajlı izlemek daha mantıklı çünkü onu seslendirenle o kadar uyuşuyor ki - tıpkı Tim Robbinsinki gibi, onunki de mükemmel,bizimkiler bu işte gerçekten iyiler- ...



Yaşınız,cinsiyetiniz hiç farketmez bu filmden herkes hoş bir tat alabilir...Bu arada onların ilk baştaki hastalık sahneleri gösterilirken biraz etkilendim -annem de ağır bir hastalık geçirmişti yakın zaman önce- filmi durdurup gidip anneme sarılma ihtiyacı hissettim,canım annem noldu bir şey mi var bile demedi,ee vaktimiz varken o an ne istiyorsak yapmalıyız sanırım...

Futbolun bugünkü hali...


Efendim ben cinsimi pas geçip futbol fanatiği olmayı başarmış biri falan değilim.Böyle diyorum ki çünkü cinsiyet ayrımını kendimizi bir cinsiyete ait hissettiğimiz yaştan itibaren baskınca farkederiz. Zaten kıza bebek ver ,ip atla , evcilik oyna der alıştırırsan, çift kale maç ancak anne top ve kale diye tanımlayabileceği bir olay olur.Herneyse futbolla ilişkim ikinci dereceden akrabalarımla olduğu gibidir.Daha yakın olanlarını bayram + akraba olduğunu hatırlatan birkaç ziyaret, olmayanlarını ise -yani 3.dereceden akraba- bayramdan bayrama görürsün ya benim için de futbol takımları öyledir .Milli maçlar ve Avrupa'da oynanan bazı önemli maçlar birinci dereceden,Beşiktaş maçları ikinci dereceden - evet beşiktaşlıyım bu arada renklerini de severim diğer takımlardan da ayrı tutarım elbette- geri kalanlarsa 3.dereceden hayatımda yer bulur. Zevk meselesi bir şeye sempati duyar ya da duymazsın, ben erkekler gibi gurur meselesi yapmıyorum en azından -çünkü bu benim giydiğim giysi ve buna göre zaten futbolla ilgilenmem gerekmiyor diy mi?- gerçi toplumda futbol sevmeyenlerin o baskın erkek rollerinden de şüphenilmesi olayı onları zora sokuyor ama neyse...Yahu bütün erkekler doğuştan futbol suyuna batırılıp çıkarılmak zorunda mı?

Yani futbolu küçümsediğimden değil bir milletin yarısı bir oyundan hoşlanabilir de bunu din gibi kabul ettirmek olur mu?Çocuk- erkek- yürümeye başladığı anda bir top atılır ayağına,mahalle yaşı geldiğinde maçlar başlar,biraz haytaysa futbolu kariyer edinmeyi düşünür değilse de ölene kadar bir saha tutup arkadaşlarıyla oynar .Fanatikse kombineler alır ,oğlunu tepesine oturtup maçlara gider bildiği küfürleri yetiştirilme düzeyine göre yüksek ya da alçak perdeden savurur,orta halliyse de derbilere gider ve ben de futbolla bağlantılıyım işte ,maça gidiyorum hatta bağırıyorum bileyi anlatmaya çalışır.Erkek olmak zor zanaat bence ama ruh anlamında,yani insanların seni gerçekten erkek sanmaları için sana toplumun giydirdiği giysileri severek giymelisin.Bir futbol muhabbeti açıldığında dumur olup kalan bir erkek yüz karasıdır, püüü onaa yoksa daha önemli işlerin mi vardı futbolla ilgilenmekten başka ! defol git aramızdan, git de kızları arkadaş edin anca onlarla anlaşırsın sen...İşte böyle acıklıdır tablo ...

Futbol centilmenlik olmaktan çıktığından beri -sanırım uzun zamandır, yaşım tutmuyor çünkü- bazı yönleri oldukça rahatsız ediyor.Futbol maçı deyince aklıma gelen kelimeler: holügan, küfür,koltuk fırlatmaca,izdiham, rakip taraftarı haşlamaca,sahaya şişe fırlatmaca,hakeme hareket çekmece, rakip oyuncuya çelme takmaca ,yalandan yere yuvarlanmaca...Böyle uzayıp gidiyor liste.Bunun böyle olması gerektiğine inanmıyorum .Hatta sırf bunlar olmadan işlerin kardeşçe yürütülebileceğini göstermek için bir başka başlık açtım ‘Türk Futbol Tarihi’nden ’ …

Türk Futbol Tarihinden- Neredeymiş o günler




Dün okuduğum bir dergideki yazı dizisi futbola içimi ısındırdı.Yazı da Türk futbol tarihinden ve centilmenliğin kendini cesurca gösterdiği hadiselerden söz ediyor.Mesela ilk beşiktaş -fener derbisinde -yıl 1924 28 kasım- ,Beşiktaş 9 kişi kalmıştır,bunun üzerine Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza Sporel -soyad da bu kadar olur- rakip takım 9 kişi bizim 10 kişi oynamamız olmaz demiş ve hakemin izniyle onlar da bir kişiyi çıkarmış.Maçı Fener 4-0 yenmiş.
Yine başka bir olay, Fenerbahçeli ve Galatasaraylı futbolcularla yöneticiler müşterek bir ev tutmuşlar maç öncesi.Tatil günlenirini avlanarak ve sohbetlerle geçirmişler.Yine böyle koyu bir sohbet gecesinde Ali Sami Yen köstekli saatini çıkarmış ve Fenerbahçe'nin golcüsü Said Salahaddin'e : ''Said vakit hayli geç olmuş...Yarın bizimle maçınız var.Hemen çık ve yat.'' demiş. Said ise hemen yatmış ve ertesi gün Fener maçı 2-0 kazanmış,gollerin ikisini de Said atmış...
1969'da unutulmaz yıldız Metin Oktay'ın İnönü Stadı'ndaki jübilesinde ,Fenerli Can Bartu Galatasaray, Metin Oktay ise Fener formasıyla oynamış...
Yıl 1958 Başbakanlık Kupası'nda Fenerbahçe-Galatasaray maçı 1-1 bitiriyor ve uzatmalarda da durum değişmiyor.O zamanlar penaltı uygulaması da yokmuş tabi.O zaman maçı izleyen Adnan Menderes o gün işi sonuçlandırmak için bir çözüm bulmuş.Hemen bir usta çağrılmış ve kupa ortadan ikiye bölünmüş.Şimdi kupanın bir yarısı Galatasaray Müzesi'nde,diğer yarısı Fenerbahçe Müzesi'ndeymiş.Dünyada başka örneği de yokmuş...




7 Haziran 1932'de Fenerbahçe Spor Kulübü feci bir yangın felaketi yaşamış ,hem merkez bina hem de kulübün mal varlığı da yanmış ,kül olmuş.O sıralarda gerçekleşecek olan Selanik Karması ise iptal edilememiş.Takımı kurmak için gerekli sayıda moralli futbolcu yokmuş ve maça saatler kala ilk 11 oluşturulamamış.Bir anda soyunma odalarının kapıları açılmış ve Aslan Nihat başta Galatasaray'ın 6 ünlü oyuncusu odaya girmiş.Bu kara günde onları yalnız bırakamayacaklarını söylemiş ve onlarla birlikte oynamak için izin istemişler.İşte bu pek önemli gün maçı 4-0 almamızla sonuçlanmış.Ayrıca günün hasılatı olan 910 lira ise Fenerbahçenin her kuruşa ihtiyacı olmasına rağmen Kızlay'a bağışlanmış...
Bunlar harika anılar ...Demek ki böylesi de olabiliyormuş...Keşke devam ettirebilecek bir yol olsa,bizimkiler adam satıp almayı keselerini doldurmayı değil de o kardeşlik,ülke ruhunu benimseyebilse...Sustum.


Cuma, Ağustos 21

My Blueberry Nights-arşivimden:7


Soluk almadan bir şey söylemem gerek , neden bizimkiler bu filmi 'Benim aşk pastam' diye mutasyonlamış anlamadım,adını koymuş adamlar ne ilgi çekmeye çalışıyorsun daha fazla.Böyle bir afişe aşk pastam dersen pek de doğru çağrışımlar yapmaz ayrıca . Yabanmersinli gecelerim Türkçesi, ee adı bu diye izlemeyen izlemesin .Herneyse sinirimi attığıma göre filmden tıngırdatalım biraz da. Filmin kadrosu gayet tanıdık Jude Law ,Norah Jones,Natali Portman,Rachel Weisz...Norah Jones 'u görmek sürpriz oldu tabi ben onu somewheeeeree over the rainbooww diye şakırken bilirdim, demek buraya da el atmış, fena olmamış aslında birazcık tepkisiz bir hali olsa da film boyunca,belki rolü gereğidir neyse oyunculuk hakkında pek bir bildiğim yok.
Elizabeth -Norah Jones- sevgilisi tarafından terkedilen bilmem kaç milyon kadından biridir .Bu mutsuz zamanlarında Jeremy'nin -Jude Law- işlettiği cafeye gelmeye başlar tabi bu sırada birbirleriyle dertleşebilecek kadar yakınlaşırlar.Elizabeth üzerinde yük gibi duran ruh haliyle yollara düşer ve bir yılda farklı şehirlerde basit işlerde çalışmaya başlar ,tabi hikayenin büyük çoğunluğu burada devam ediyor.Birbirinden farklı ve berbat yaşamları olan insanlarla arkadaşlık edince kendi durumunu kabullenmesi daha da kolay oluyor...Film son 10 dakikaya girdiğinde yeter artık dön git sarıl şu Jeremy'e de kurtulalım diye bağırmaya başladım -içimden tabi yan odada babam vardı-. Bu arada Jeremy ve Elizabeth dipdibe sanılmasın garibanların mutluluğu
son sahneye saklanmış ...

Meşhur kapağa konu olan sahne de o zaten, birkaç saniye
olmasına rağmen onikiden vuruyor ve filmin havasına öylesine oturuyor ki...
Genel itibariyle durgun,pasif bir hali var yani filmi izlerken pozisyonunuz hiç değişmiyor,tansiyonunuz yükselmiyor ya da.Ben bittikten sonra sevdim ,izlerken bumu yani demiştim oysa...Hani birini ilk defa görürsünüz ,o an hoşlandığınızın farkına varmazsınız ama saatler sonra kafanızda kalan imgesini ıcık-bıcık edince beğenmeye başlarsınız ya , film de aynen öyle .Garip duygular yaşamaya birebir ...
Not:Bu yaban mersini hikayesi ne derseniz anlatayım:
Jeremy yenilmemesine rağmen her gün bir tane yabanmersinli pasta koyar cafeye , Elizabeth ise kaderi her akşam çöpe dökülmek olan bu pastayı her geldiğinde afiyetle mideye indirir böylece yabanmersinli geceleri olur efenim...

GROUNDHOG DAY - Bugün Aslında Dündü-arşivimden:6




1993 yapımı başrollerini Bill Murray ve Andie Macdowell'ın oynadığı filmin adı Türkçeye konusuyla uygun olarak çevirilmiş ama aslında Köstebek Günü demek -gereksiz ayrıntılar antolojisinden-. Yapım zamanı hiç farketmez çünkü kaçırılmaması gereken bir film bu. Önyargıyla kesin sıkılacağım diye başladığım halde söylüyorum bunu .Bill Murray de cuk oturmuş role ayrıca.
Düşünelim hayatımızda iğrenç saydığımız ve hemen bitmesini dilediğimiz bir gündeyiz ama o günü asla aşamıyoruz.Ne yapsak da aynı günde takılıp kalıyoruz.Her sabah 6 olduğunda aynı güne başlıyoruz.Ne yapardık? İşte Murray de buna cevap arıyor .
Başta epey tökezliyor ,isyan ediyor hatta ölme girişimlerinde

bulunuyor ama sonunda o da doğru olanı buluyor.
Özellikle hoşlandığı kadın için hergün yeni bir şey öğrenmesi - bazen piyano,
bazen buzdan heykel yapmak,bazen 17. yüzyıl edebiyatı..- ve herşeyin yoluna girmesi için çırpınması çok ama çok tatlıydı. Tabi finali de öyle...Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok bence o kendini anlatacaktır.
Bu sefer şiddetle değil tatlılıkla uyarıyorum, bu filmi lütfen izleyin ,bir yerinden bir şey sizi de vuracaktır...
Filmden küçük bir dipnot:Bazen başımıza ne gelirse gelsin önemli olan insanları mutlu etmek,onlara yardım etmek ve bundan mutluluk duymaktır...

USUAL SUSPECTS - Olağan Şüpheliler-Arşivimden:5



1994 yapımı bir filmi bana ancak imdb'den 8 ve üzeri alırsa izlettirebilirsiniz.İşte o filmlerden biri de bu 'Olağan Şüpheliler'...Filmi bulduğumda akşam abimin gelmesini bekledim -ben kitaplar konusunda gurmeysem - kitap tadıcı demek istedim - abim de fimler konusunda öyledir- ki gelsin de 'hey bu filmi de nereden buldun ,takdir ettim valla ' desin istiyordum.Herneyse bir hevesle başladık filme, filme haksızlık yapmak istemiyorum ama ilk kısmında çok sıkıldık. Biraz aksiyona hazırlamıştık kendimizi sanırım. Zamanına göre zekice yapılmış iyi filmlerden,sadece biz önümüze pek çok pasta konulan bu dönemde , çikolatalı egzotik pastaları görünce bile üzerine atlayamayacağımız kadar tok oluyoruz.Benzetme garip oldu ama aklıma başka bir şey gelmedi.Yani filmi çok beğendim özellikle de sonu mükemmel sadece bundan bir 10 yıl önce izlemek ,filmi zirvemize taşıyabilirdi -tamam yaş meselesi hasebiyle algılama problemi yaşayabilirdim belki ama abim için en azından-.
Kısaca konusu şöyle:
Beş farklı adam -uğraştıkları işlerden ötürü her daim şüpheli olanlar- bir düzmece gözaltıyla hapse atılır . Zamanla birlik olurlar ve çıkınca güzel soygunlar yaparlar.


Kaiser Söze ise ismi var cismi yok bir kişilik olarak onları bir hayli tırstırır çünkü o bütün pis işlerin babası herkesin korkulu rüyasıdır.
Tabi kimsenin adı dışında onu görüp tanımaması işleri daha da karıştırır.Polis ise topladığı tüm kanıtlarla bu adamın ancak ismine ulaşabilir.

Aslında dibinizde duran ,en sefil kişiliğe bürünen kişinin Kaiser Söze olduğunu nereden bilsinler tabi işte filmi de asıl bu noktada takdir ediyorsunuz zaten yani son 5 dakikada...

Spike- Buffy the vampire slayer karakteri-Portre:1




Dün gece bir arkadaşımla yaptığım sohbette konusu açılınca , Spike'a başlık açmayı borç bildim. Bu sohbette ortak olduğumuz bir nokta varsa o da Spike'ın ne kadar klas bir karakter olduğuydu. Saç rengi bu kadar absürd olan ama bir o kadar yakışan ilginç vampir Spike namı diğer 'kanlı William'...Her ne kadar şu dönemdeki yapımlarda vampirler daha farklı kılıklara bürünse de Spike bildiğimiz imajı yansıtıyor ;acımasız, kötü,bencil ,katil üstüne de alabildiğine karizma...Anlamadığım karakter bu kadar kötüyken nasıl kendini sevdirebilir bu kadar .Yani normalde iyi olan karaktere eğilim olur ...

Mesela dizini yakışıklısı ve manik depresip iyi karakter Angel bu dizide onun yanında sönük kalıyor. Angel ' a nadir zamanlarda acırken -kusura bakma Angel dürüst olmam gerek kendi dizinde daha iyi olduğun kesin-,2 sezon adam kesmiş Spike'a en ufak fırsatta şevkat duyuyorsunuz ,Drusilla onu terkedince çaresiz kaldığı zaman misal kesinlikle saçını okşayıp geçer arkadaşım diyesiniz geliyor var mı böyle bir şey?
Angel dizisinde de bir ara uğramıştı ama fazla kalmadı-heralde yönetmen de ilginin Spike'a yönelmesinden korktu-.Spike'ın orjinal adı James Wesley Marster . Kendisini geçen 'PS. I Love You' filmindeki haliyle görünce hayal kırıklığına bağlı dolaşım bozukluğuna uğradım doğrusu.Tamam adam Buffy'deki hali, kılığıyla dolaşamaz ama ne bileyim , Süperman'ı paçalı donla görmek ne kadar cazipse, Spike'ı normal hayal etmek de öyle...O an anladım ki ben Spike 'ı seviyorum J.w.Marsters'ı değil.

Perşembe, Ağustos 20

Çiçek Pasajı Sahaflar - TAKSİM

Evet bloğumda yerini alması gereken bir yer Taksim'deki sahaflar...Yaklaşık 1 yıl oldu keşfedeli,Çiçek Pasajı'nın içindeki bu kitap cennetini...Üniversiteye başladığımdan beri düzenli olarak Taksim'e gelsem de görmemiştim.Zaten Taksim öyle bir yer, aynı alanda bir sürü yer , mekan vardır ama senin düzenli olarak gittiğin dışındaki her yer sadece bir yığındır , diğerlerinden ayırt edemediğin.Misal ben w cafe'ye sürekli gidiyorsam onun çevresindeki x,y,z cafelerini farketmem .Bir vesile olması gerekir keşfetmem için bir arkadaş ya da herneyse...Sahafları görmemi sağlayan arkadaşıma da teşekkürlerimi iletiyorum buradan ,yüzüne söylemeyi unutmuş olabilirim , her ne kadar ilk gittiğimde ağzım sulanarak 'aa,woouuw,burayı neden görmedim,harikaa,buraya hep gelirim...'' gibi bir ton laf gevelesem de.
Kitap kokusu dedikleri şey vardır ya işte burada gerçeklik kazanıyor çünkü her yaştan ve tipten kitap bulabilmek mümkün burada...İkinci el tabiri en azından artık benim için daha sempatik bir hal aldı.Bazıları tertemiz doktordan ,bazıları da aralarına notlar sıkışmış yıllar ,yıllar öncesinden gelmenin verdiği olgunlukla alınmayı bekliyor. Sanki yetiştirme yurduna bırakılmış çocuklar gibi beni de alın der gibi bakıyor. Özellikle almak istediğim kitaplar daha bir acıklı geliyor bana bir de yanımda yeterince para yoksa kesin ağlıyordur diyorum.Yok canım bana öyle geliyor onları isteyen benim,arkalarından acıklı acıklı bakan da.Herneyse konuyu saptırmayalım , bu pasajın nostaljik bir havası olduğu da kesin ,her köşede eski film posterleri ,ilk katın köşesindeki taş plaklar derneği -öyle bir dernek yok- ,sarı yapraklı defterler ve alabildiğine eski,yeni kitap,mecmua,ilgili ve kibar kitapçılar...Üstelik fiyatları da oldukça uygun.Zaten yüzde doksan kitabın ilk sayfasının sağ köşesine kurşun kalemle fiyat yazılmıştır ve iki haneli olmasıysa kitabın külfetinin gerçekten fazla olmasıyla gerçekleşiyor. Yani piyasa da 40-50 milyon olan kitaplara bile burada cesaretle yaklaşabiliyorum.Sonuçta öğrenciyim ve ayda 3-4 tane o fiyata kitap alsam sosyal hayatım bitkisel hayata girer sonra da patlayıp ölürdü eminim.Yine de temkinli davranıp ucuza bile olsa pasaja her hafta gelmiyorum.Tıpkı cinsimizin ihtiyacı olmayan herhangi zamanda kıyafetlere dadanabilmesi gibi ben de onlara yaklaşınca almadan gidemiyorum.Bu da listemdeydi,bu güzele benziyor,bunu duymuştum,bu da derken derken omzumdaki çantanın hafif göçertmesiyle ayrılmak zorunda kalıyorum oradan.Birgün çok param olacak -herkes bu lafı ömründe bilmem kaç defa söylemiştir hıh klişe olması ümit vermediği anlamına gelmez- ve kitapların en kaymaklı üzerinde çilek bulunan pasta dilimleri gibi olanlarını sırtıma yükleyip - çok param olacak demiştim diy mi pardon ,yanımda kitap taşıyıcılarım da olsun o zaman- ipana gülüşümle çıkacağım oradan.Aslında aklıma geldi madem zenginim, pasaja daha fazla renk gelmesi için bağışta bulunabilirdim ama şimdilik böylesi daha iyi.Yani sessiz entellektüel tipler kitaplarını getirmeye devam etsin ama herkesin modası haline gelen bir yer olmasın.Buraya yazıyorum ama lütfen işine yaracak olanlar okusun yani ben biraz bencilim sevdiğim yerlere her tipin gelmesini istemem bir de kitaplarımı kapmasını...
Bugün de sahaflara uğradığım bir gündü ah o sırt çantası...Neyse efendim Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki o ucuz patsoların yapıldığı dükkanların arasından dalıyorsunuz sağda uğramanız şiddetle ve korkuyla tavsiye edilir....
not:Fotoğraf makinesi götürmeyi unutmuşum sonradan bir kaç tane ekleyeceğim...

Çarşamba, Ağustos 19

GÖÇEBE -The Host - Stephanie Meyer - Kitaplarım:3


Tamamen farklı bir hikayesi var . Ayrıca Meyer hanım meğer - garip bir uyum oldu- gençlere hitap edebilmek için o kadar basit bir dil kullanmış alacakaranlıkta,bu kitaptaysa herşey yerinde. Kendimi bir bilim-kurgu filmi izliyormuş gibi hissettim.Bence filmi yapılabilecek bir roman. İlk kısımlarda okuyucuyu hafif zorlamasını sevdim. Yani önce olayları algılamaya çalışıyorsunuz tabi bu biraz yavaş oluyor, sonra da hikayeye kapılıp gidiyorsunuz . Çok az içerikten bahsedeyim, dünyamızı ele geçirmişler !Evet ,yine ama bu sefer daha orjinal bir şekilde yani ortalığı basan robotlar ya da uzaylılar yok.Ruhlar var ...Burada akla mistik bir şey gelmesin ,ruhlar insanların vücuduna yerleşip ona sahip olan bir organizma gibi verilmiş.Normalde ruhlar yerleştiği insana herşeyiyle sahip olurken, bir kaç istisnayla hikayemiz başlıyor.Ya bedende hem ruh hem de insan aynı anda varolur üstelik ikisi dost olursa ve dünyada kurtulmuş başka insanlar varsa ne yaparlar...İşte böyle devam ediyor.Oldukça kalın ama sürükleyici olduğu için hiç problem değil.Kesinlikle okunmalı...

MOONLIGHT-Fantastik dizi-Dizilerim:1

MOONLIGHT...İsmi gayet güzel değil mi? Filmlerde vampirizmin altın çağını yaşadığı şu dönemde ortaya çıkmış bir yapım daha . Diziyi ilk cnbc-e dergisinde gördüm ve netten araştırdım, sanırım halen devam ediyor ama bir yerde sezonun tümünü bulunca izleyiverdim.Dizinin ne etki yarattığını bilmiyorum yayınlandığı ülkede, ama tek sezon yayınlanmış Tabi izleyiciler çekilsin diye ısrar ederse durum değişebilir.

İlk bir kaç bölüm beni pek tatmin etmedi yani vampir hikayelerine alışık olmamız direkt zerk edilen hikayeyi kabulleneceğiz anlamına gelmez.Hem fantastik ögeler hemen verilmese daha iyi olmaz mıydı? 'Ben vampirim ,geceleri dondurucuda uyurum,kan bankasından kan içerim ' vs diye başlayan ilk bölümse antipatikti.Önce izleyici alıştırmak,ısındırmak sonra da o an için bile olsa sana inanmalarını beklemek daha mantıklı geliyor.
Yine de tatil olduğundan ve yapacak çok önemli işlerim olmadığından devam ettim,insan ne olursa olsun alışıyor.Yani sonradan öyle gelse de fena değil.
Dizinin ana karakterleri Mick St John -vampir bir özel dedektif- ve Beth -muhabir- 'in geleceği ise pek gizemli değil .Garip tutukluğu var , sanki bir yerde tıkanıp kalacakmış gibi.Belki tek sezon olması bende psikolojik etki yapmıştır bilemiyorum.İnsan biraz sürünmek istiyor,hikayenin peşinden koşmak,tahmin edememek ve karşılaştıklarıyla şaşırmak...Daha fazla olumsuz konuşmayacağım sonuçta o kadar bölümü izlediysem çok da kötü değildir.
Son bölümse diğerler gibi geçiyor ve düğüm bölümü hiç yok.Aniden ya kaynakları tükendi ya da istedikleri ilgiyi bulmadılar ki çekmediler,bilemiyorum.
Vaktim var , vampir hikayelerini de severim diyorsanız izleyin.



Quran High School Host Club - Anime- Manga serisi-Animelerim:1


Quran High School gördüğüm en şeker anime ve manga serisi .Mangasını internette görmüş fakat nette okumaktan zevk almadığımdan bırakmıştım.Animesine denk gelince bir de bunu deneyelim dedim.

24 bölümden oluşuyordu.İlk iki bölümden sonra izleyebileceğim bir şey olduğunu görüp devam ettim.Şeker mi şeker bir seri .Karakterlerin her biri ayrı alem .Tepkileri - sevinçleri ,endişeleri vs. - hem çok abartılı hem de çok tatlı .Hele Tamaki'nin depresyona girdiği anlara bayılıyorum , iç dünyamız bu kadar net ve renkli yansıyabilse ne güzel olurdu.
Hikayenin tamamı Quran kolejinde geçiyor .Burası şehrin en pahalı okuludur ve Haruhi bu okula çok çalışıp bursla girer.Okula gezintiye çıkmışken yanlışlıkla girdiği müzik odası ise hayatını değiştirecek ve tüm bölümlerdeki komik maceraların başlamasına neden olacaktır...



Birkaç bölüm sıkıcı olabiliyor ama sonlara doğru daha zevkli hale geliyor.
Bu animeyi beğenmeyenler olabilir ya da çocuksu bulanlar ...Fakat boş vakitlerde nefes almak için hiç te kötü değil zaten yirmi dakika ,insanların günde ortalama bir saat reklam izleyebildiklerini düşünürsek zaman kaybı sayılmaz kimse için.
Bir gün bu animeyi izlerken babam tepemde belirdi ve 'çizgi film izlemeye mi başladın?' dedi. Oldukça alaylı söylemişti bunu.Gülümseyerek 'yaa evet baba ,gittikçe küçülüyorum'.Aslında sitemle söylemiştim .İzlediğim şeylerin yaş sınırını ben koymalıyım, ne yani bunun için de mi kurallarımız var.Eğlencelerimiz için de bunu yaparsak özgürlük ancak çizilen ayrıntılı planda yürümek olur .Gerçi babamın zamanında çocukluk yaşının oldukça düşük olduğunu ve 12 yaşına gelince yetişkin muamelesi gördüğünü düşünürsek beni ayıplaması normal.Neyse sanırım alınmışım ki bir torba laf ettim ,susuyorum.

Pazartesi, Ağustos 17

FINDING NEVERLAND-DÜŞLER ÜLKESİ- Arşivimden:4



Neverland...Evet var olmayan düşler ülkesi orası.Filmin adı, konusunun olduğundan çok daha fantastik olacağına inandırıyor fakat işin aslı Peter Pan hikayesinin J.M. Barrie tarafından yazılış aşamasına dayanıyor . J.M’in yazdığı son oyun sosyete izleyiciler için hayal kırıklığı olmuştur . Bunun üzerine ilham perisini aramaya Londra’daki parktan başlar. Tesadüfen karşılaştığı Davies ailesi ise onun için kurtarıcı olacaktır tabi Barrie –Johnny Depp-de onlar için öyle… Babaları ölmüş dört çocuk ve anneleri – Kate Winslet- başta hayattan pek de zevk almazken bu yazarla işler çok daha eğlenceli hal alır.Barrie bu ailenin en iyi dostu olur ve onlara umut aşılar ,bu arada oyununu da çocuklarla birlikte olduğu zamanlardan ilham alarak yazmaya devam eder.

Sonuçsa harika olur ,tabi hayatın neler getireceğini bilemezler , tıpkı bayan Davies‘in hastalığının onun daha fazla yaşamasına izin vermeyeceğini tahmin edememeleri gibi.Aslında filmin sonuna doğru gerçekleşen bu olay pek de şaşırtmıyor yani zaten durgun bir akışı var ve her anda hem mutluluk hem burukluk hissi var. Bu kötü son demek değil tabi hayal gücü ve umut her şeye rağmen devam edecek çünkü…

Çok küçük ayrıntılarla sıkmak istemedim hatta bilinmesi gerekenden fazlasını söyledim yine ama olsun. Güzel bir film, sadece o kırık mutluluk havası azıcık dürtüyor insanı sanki duygular çok daha sert ve coşkulu verilmeliymiş gibi . Belki hayata biraz kesin çizgiler atfettiğimiz için ya da ben öyle düşünüyorum…Ayrıca Depp de Kate de de gayet kıvamında bir rol sergilemişler beklendiği gibi...

Böyle film mi anlatılır seslerini duyar gibiyim.Doğrusu bence de anlatılmaz .Fakat ben bir eleştirmen olacağımı vaat etmedim zaten. Yazmak istediklerimi , istediğim şekilde yazmak benimkisi.He bir de şu var , her yazar bir fikir ya da yorum yazarken öznellik taşır ama ben yazar olmadığım için bu öznellik hat safhada .Bunun göz önüne alınması iyi olur demek isteğim kellemi vurdurmadan önce. ..

Cumartesi, Ağustos 15

STARDUST - YILDIZ TOZU - arşivimden:3


Fantastik filmler ararken tesadüfen bulduğum filmlerden biri daha 'STARDUST'...
İsmi gayet soft görüldüğü gibi... Adı aşırı dikkat çekici ve iddialı olan, ama içi pek bir fos çıkan fimlerden olmamasıyla bir sıfır önde zaten.Kulağımda Nil'in 'yalnızlardayım' parçası çalmakta ve yazarken konsantre güçlüğü çekiyorum ama elden ne gelir, içimden geldiyse yazmak zorundayım, sabahın körü bile olsa...Şimdi içeriğe geçelim,efendim bir sitede aynen şöyle anlatmışlar: ''Viktorya döneminde, adını kendini Perili Ülke ile ayıran duvardan alan Duvar Köyü'nde yaşayan genç Tristran, köyün en güzel kızı Victoria'a aşık olur. Victoria'nın kalbini kazanmak için ona gökyüzünde kaydığını gördükleri bir yıldızı bulup getireceğinin sözünü verir. Bu yemin uğruna duvarın öte yanına, gizemli ve yasak diyarlara adım atar. ''
Evet ve bu yazıyı çıkış noktası yapalım, birincisi karakterin adı Tristan yani oradaki eklenti 'r' yok .Bu şundan dolayı battı,farklı farklı yerlerde aynı yazıyı copy-paste etmişler değiştirmeden, böylece bir sürü Tristran'ımız olmuş...Benim güvenilir kaynağım imdb'dir kardeşim ,yazarlar güzelce kim neyi oynuyor ,başka hangi haltlarda rol almış yazarlar, puanını da yapıştırırlar yanına .Nası bilmem tüm siteler referans olarak o puanı gösterir olmuş.Bir de sayfa sonunda bir yorumlar olur ,yorum yapan yıldız da verir filme.Ben genelde o yorumu değil de başlığını okurum.Mesela adam yazmıştır direk 'boring' diye ,e ben de gözden çıkarırım hafiften filmi izlemediysem,hani o değerli vaktim(!) ' boring' bir filmle kaybolmasın diye.Biraz önyargı ama neyse bu gereksiz ayrıntıdan sonra diğer bir gereksiz ayrıntıya zıplayalım,Viktorya döneminde denmiş,bu dönem neyin nesi ya orada burada adı geçiyor ama,80 yıl hükümranlık yok işte cahil bilimadamları falan filan lafı edilmiş ama tatmin eden birşeye rastlamadım şimdilik bilahare araştırırım artık.

Konuyla bağlantılı kalan yazı ise filmin sadece giriş kısmını anlatıyor ve onu okuyunca daha farklı bir imge oluşuyor fimle ilgili.İşte yakışıklı delikanlı gidecek,bildiğimiz beş köşeli yıldızı, çeşitli zorluklara göğüs gerip, koparıp getirecek gibi .Derken bir de bakıyorsunuz ilk yirmi dakikada o kadar da özel bir şey yok,diyorsunuz haydi bir 15 dakika daha şans vereyim .Gittikçe eh iyiye gidiyor diyorsunuz .Ne de olsa film 2 saati aşkın önyargılı olmamak gerek benim gibi.En azından bekledim ve bir saat sonunda film o fantastik,masalsı halini hakkıyla almaya başladı ve sonuna doğru zirve yaptı.Bittiğinde çok güzel bir duygu bıraktı, yani gayet güzel bir film.Masallardan hoşlanmıyorsanız belki sevmezsiniz .Bilmiyorum bana 50 yıl geçse seveceğim gibi geliyor.
Bunun dışında aman spoiler veririm ,beni taşlarlar gibi bir kaygım hiç olmadı,yine de daha fazla içerik yazmayacağım, çok ısrar ederseniz belki bir kaç işe yaramaz ayrıntı.Mesela Tristan başta şaşkolozken sonra Robert De Niro'nun -evet o da bu filmde kendisini böyle bir filmde görmek de nasipmiş- desteğiyle yağız bir delikanlı oluveriyor -uzun saç kullansın hep-. Charlie Fox yani Tristan'ı oynayan kişilikse yeni yeni filizlenen bir oyuncu ,hoşgelmiş bol bol oynasın işallah... Buysa küçük bir ipucu yıldız denilen şey aslında prenses gibi bir kız...
Film kitaptan uyarlanmış keşke önce kitabını okusaydım ama artık çok geç, en iyisi seneye kadar bekleyip filmi unutmak ve sonra okumak...

Cuma, Ağustos 14

MOZART'IN KIZ KARDEŞİ -NANCY MOSER- kitaplarım2


Bu kitap hakkında ne anlatabilirim bilmiyorum.İsmi kızkardeşine atfedilse de tüm Mozart ailesini gözler önüne seriyor aslında .Herşey Anna Maria Mozart 'ın ağzından anlatılıyor-Wolfgang'ın kız kardeşi-. Kendisine daha çok Nannerl derleşmiş ama...İlk birkaç sayfası son bölüme ait, bazı romanlarda yapıldığı gibi. İki kardeş, Wolfie -ablası Nannerl'ın deyimiyle - ve Nannerl müzik konusunda bir hayli yeteneklidirler .Öyle ki Mozart 5-6 yaşlarındayken ablası da 11 yaşındayken, babasıyla turnelere çıkmaya başlarlar.Babaları en çok da saraylarda iş bulmak için çabalar onlara.Ülke ülke pek çok yer dolaşırlar.Bu sırada kardeşler de büyümektedir.Babalarının onlar hakkında reklam yapması için kardeşlerin küçük olması önemlidir.Çünkü herkes 7 yaşında bile olmayan bir çocuğun, ünlü besteler dışında, nasıl doğaçlama çalabildiğine hayran kalacaktır tabi yetenekli eşlikçisi Nannerl'a da...Burada kullandığım eşlik lafına eminim çok kızardı kız kardeş...Babası uzun seneler Wolgang'ın üzerine düşmüş ,onun beste yapmasına olanak tanımış ama Nannerl'ı genelde ikinci planda tutmuş.Buna yönelik pek çok sitemi var tabi onun da...Zaten yaşı genç kızlık çağına gelince turnelere de götürmemeye başlamış .Tüm kızgınlığına rağmen Nannerl ise fedakarlık yapmaya devam etmiş ve kardeşinden,ailesinden hiç yüz çevirmemiş.
Babaları hakkında tam bir fikre varamadım yani bazen çok fedakar ve ailesini düşünen, bazense sadece para için hareket ediyor gibi.Zaten iyi ya da kötü pek çok şeyi yaşamalarına dolaylı sebep de babaları.Annesi ise gayet mülayim kocasının isteğinden çıkmayıp çocuklarını seven bir kadın.
Wolfie...Başlarda onun çocuk yaşta bu kadar baskıya uğrayıp, diğer çocuklar gibi başına buyruk hareket edemediği için üzüyor insanı.Sonraki bölümlerdeyse yaşı büyüdüğü halde sorumsuz,ukala davranışlar sergilemesi ailesini yeterince önemsemesi yüzünden oldukça kızıyorsunuz ve kitabın ortasında, 'hey !herşeyi ne hale sokacaksın biraz kendine gel' diyesiniz geliyor...Genç yaşta ölümüyse hazin...Zaten kitap boyunca o dönemde hastalıktan,doğumdan ne çok insan ölebildiğine şahit oluyorsunuz yani günümüz olanaklarına şükürler olsun...
Nannerl olgunlaştıkça yükleri de fedakarlıkları da artıyor,onu hem takdir ediyor hem de kendi hayatını doya doya yaşamadığı için kınıyorsunuz.
Kitabın dili çok anlaşılır,zaten Nannerl hangi yaştaysa o paralellikte gidiyor.Sanki siz sırdaşıymışsınız da o da size tüm duygularını ayrıntısıyla döküyor gibi...
Yazar aslında popüler romanlar yazan biriymiş ve bu onun için de tesadüf olmuş.Mozart ailesinin bir sürü mektupları olduğu için onlardan yararlanmış ve gerçek repliklere yer vermiş ama arada boşlukları doldurduğu olmuş tabi ev yaşantılarında vs...Önem verdiğimiz insanların hayatlarına şahitlik etmek güzel bir duygu tabi abartıp özel hayatıyla yargılamamak kaydıyla.Sonuçta ne olursa olsun inanılmaz eserler koyabilmişler ortaya ve yüzyıllar sonra bile dillerdeler...

BURAYA BAKIN BİR DAKİKA!


Burada bulunduğunuz her saniye yaşadığınız evrene büyük katkılar sağlayacak demek isterdim ... Ancak tek söyleyebileceğim, kahvenizi alın da oturun ... Yani demek istediğim, hoşgeldiniz her kimseniz...